14 Eylül 2025 Pazar

Semerci ve Eşekler* & Mehmet Akif Ersoy


*
mehmet akif'in abdülhamid'e yazdığı nefret şiiri - ekşi sözlük

mehmet akif ersoy'un, ıı. abdülhamid'e yazdığı nefret dolu şiirdir. şiirin tamamı için;

hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,
“bu bir câni!” dedin sürdün, ya mahkum eylendin hapse.
müvekkel eyleyip câsûsu her vicdana, her hisse,
düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…
ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i iblis’e


-
“ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler,
ah o yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer,
âkıbet çok kötü…”


“giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
ya böyle kalfa değil, basbayap muallimdi.
nasıl da kadrini bilmedik, tuhaf iş:
semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş.”
nasihatim sana: herzeyle iştigâli

bırak;

adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.
adam mısın ebeddiyyen cihanda hürsün, gez;
yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
adam değil misin, oğlum: gönüllüsün semere;
küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

“çoktan beridir vardı benim bir derdim:

gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.

o, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
kafes ardında hanımlar gibi saklıydı hamid,

koca şevketli! hakîkat bunu etmezdim ümid.¹
belki kırk elli bin askerle sarılmış yıldız;
o silahşörler, o al fesli herifler sayısız.

neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:

sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,
dedim ki: “bunca zamandır nedir bu gizlenmek?
biraz da meydana çıksan da hasbihâl etsek.
adam mı, cin mi nesin? yok ne bir gören; ne eden;
ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.

değil mi saklanıyorsu, demek ki: korkudasın;

ya çünkü korkan adamlar, gerek ki saklansın.
değil mi korkudasın var kabâhatin mutlak!”

-işte gördün ya, hocam, millet için lâzım olan,
hoca mandal’daki iman gibi iman.
titretirsin yine dünyâyı, emin ol, tir tir;
hele sen şark’a o imanda beş on sine gelir.


“sen de bir tekmede buldun mu, nihayet, yerini,

ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyetlerini,
aynı mâhiyette aktarma ederler çabucak.
sana her gün sekiz on kerre söverler mutlak.
hani dillerde gezen nâmın, o hiçten şerefin?
ne de sağlammış, evet, anlasın aptal halefin.”

“âh efendim, o ne hayvan, o nasıl

merkepti!

en hayır-hâhı idik, bizleri hattâ tepti.
bu hayâ der, bu edeb der, verir evhâma vücud;
bilmez aptal ki değil hiçbiri zâten mevcud.
din, vatan, âile, millet, ebediyyet, vicdan,
sonra haysiyyet-i zâtiyye, şeref, şöhret, şan,
daha bir hayli hurâfâta herîf olmuş esîr.
sarmısak beynine etmez ki hakâik te´sîr.

böyle ankâ gibi medlûlü yok esmâya kanar;

adamın sabn tükenmek değil, esmâsı yanar.
kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,
şu telâkkîye bakın, en kötü vahşet: nâmûs!
herifin sofrada şampanyası hâlâ: ayran,
bâri yirnıinci asırdan sıkıl artık hayvan!
içelim sıhhat-i sâmînize… hay hay içeriz!

biz, efendim, senin uğrunda bu candan geçeriz,

içelim… durmıyalım… âfiyet olsun… şerefe!.. ”
sonra nevbetle, uzun boylu, söverler selefe.
halefin farz edelim şimdi öbür mektepten.
dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,
kuşatırlar yine etrâfını

âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfırdi:

çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.

ne edeb der, ne hayâ der, ne fâzîlet, ne vakar;
geyirir leş gibi, mu´tâdı değil istiğfar:
aksırır sonra, fütûr etmiyerek burnumuza…
yutarız, çare ne, mümkün mü ilişmek domuza
savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!

âhiret fıkri yularmış,yakışırmış eşşeğe;

hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye
hele ahlâka sanlmak ne demekmiş hâlâ
çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ
zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış…
çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış!..
ah, efendim, daha söylenmeyecek işler var…

çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar.

– iyi amma niye sarmıştınız etrâfını hep
– hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep:
tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam,
hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam,
vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün.
biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün,

memleket yoktu bugün yoktu. iyâzen-billâh…

öyle üç balgam için millete kıymak da günah.
herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı;
başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı,
mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin,
yıkmadık âile koymazdı hudâ hakkı için.




*
Semerci Ve Eşekler / Mehmet Akif Ersoy -
 Metin DOĞRUYOL


Eşeklerin canı yükten yanar, “aman” derler,

“Nedir bu çektiğimiz derd, çifte çifte semer!

Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;

Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.

Semerci usta geberseydi… Değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir, inkisâr edin herife.”

Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,

Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?

Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;

Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.

Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;

Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;

Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.

“Giden semerciyi” derler, “bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki, devletmiş!”

(Mehmed Âkif Ersoy, Safahât, Âsım’dan…)




*
Mehmet Akif ve Abdülhamit Han - Fikriyat Gazetesi

Prof. Dr. Sefa Saygılı


Mehmet Akif ve Abdülhamit Han

Son yazımda Mehmet Akif ve başucu eseri Safahat'tan söz etmiş, bu soylu şair hakkında;

"Mehmet Akif'i Türk milleti hep sevmiş, kendi sesi ve aileden biri sanki büyük babası gibi kabul etmiştir. Bunda da Akif'in tertemiz,


yazdığını yaşayan; oldukça samimi mısralarının rolü büyüktür.

Onun hayatında zikzaklar yoktu. Toplumumuzun dertlerini, hastalıklarını, haksızlıkları ve zulümleri içten ve acısını yüreğinde hissederek anlatıyor, bunlara çözüm yolları teklif ediyordu. Mısralarını yer yer hıçkırıklarla ağlayarak bazen şaşırarak ve hayretler içinde


kalarak kaleme alıyordu." demiştik.

Ancak bazı okurlar Mehmet Akif'in değeri günümüzde daha iyi anlaşılan Abdülhamit Han hakkında kabul edilemez fikirleri olMeselâ Filozof Rıza Tevfik II. Abdülhamit'e ağır ithamlarda bulunan bir şairdi. Ama Abdülhamit'in kıymetini onu kaybedince çok iyi anlayanlardandı.


Rıza Tevfik'in pişmanlık şiirinde şöyle diyordu:

"Tarihler adını andığı zaman

Sana hak verecek ey koca Sultan

Bizdik utanmadan iftira atan

Asrın en siyasi padişahına

Divane sen değil meğer bizmişiz

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz,

Tükürdük atalar kıblegâhına…"


***

Evet, gerçekten Mehmet Akif de o devrin genelde aydınları gibi


Abdülhamit'e karşı çıkmıştı.
1908 Meşrutiyet'inde arabasıyla önünden geçen Abdülhamid'i gören Mehmet Akif; "midesinin bulandığını, yüzünün sarardığını" söyler. Ortamın ve söylentilerin etkisi ile II. Abdülhamit'i şiddetle eleştiren Şair Eşref'i (*) 'Abdülhamit'e en güzel söven adam' diye öven Mehmet Akif, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra beklentilerinin gerçekleşmemesi ve İttihat Terakki'nin esas zorba çıkmasından dolayı bu defa üzüntüsünü ve yeni yönetimi kötüleyen şiirler yazmaktan geri kalmadı.

Tam bir hayal kırıklığı içindeydi.

Mehmet Akif, dönemin padişahı II. Abdülhamit'in tahttan uzaklaştırılmasının ardından Meşrutiyet döneminin o zamana göre daha iyi bir ortam sağlamadığının farkına vardı. Şiir de Mehmet Akif'in pişman olduğu ve Abdülhamit'ten özür dilediği anlamına alınmıştır ve dikkatle okunduğunda doğrudur da.

Bu şiirinde Akif, Abdülhamit'i semerciye halkı ise eşeğe benzetmiştir. Şair sıkıyönetim uygulamalarının meşrutiyet döneminde de devam ettiğini ve iki dönemin birbirinden farkı olduğunu anlatmaya çalışmıştır.



Semerci ve eşekler şiirinin sözleri şöyle:

"Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,

Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!

Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;

Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.

Semerci usta geberseydi... Değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisâr (beddua) edin herife.

Zavallı usta göçer bir gün âkıbet, ancak,

Makaamı öyle uzun boylu nerde boş


kalacak?

Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;

Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.

Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;

Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;

Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.

"Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi (iyi bir usta idi).


Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!"

Nâsîhatim sana: Herzeyle iştigâli (saçma sapan şeylerle uğraşmayı) bırak;

Adamlığın yolu nerde ise, bul da girmeye bak.

Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;

Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.

Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere."


Kısacası vatanını ve milletini seven çoğu aydın gibi Mehmet Akif de II. Abdülhamit Han ve yönetimi hakkında yanıldığının farkına varmış, bu şiirinde de kibar bir dille özür dileyerek bunu itiraf etmiştir.


*** *** ***


(*) Abdülhamit Han'a böyle ağır küfürler eden Şair Eşref bakar ki onun 33 yıllık döneminde yapılmayan zulüm ve yıkımı İttihat ve Terakki üç yılda yapmıştır. İttihat ve Terakki'nin geçmişi fazlasıyla aratan devrinde sık karaladığı ve hakaretler yağdırdığı


II. Abdülhamit'i suçsuz görür artık. Zaten Abdülhamit devrindeki yanlış giden durumların da sorumlusu padişah değil onun etrafını saran mayası bozuk adamlardır. Şair Eşref şöyle der:

«— Mağfur Hakan Sultan Abdülhamid yaradılışı itibariyle, zâlim değildi. Merhametli bir padişah idi. Fazilet ehlini severdi. Teb'a ve reayasına şefkati vardı. İşi, erbabına tevdi etmek, mayası bozuk adamları iktidar mevkiine getirmemek isterdi. Fakat etrafına toplananlar kurnaz davrandılar. Padişahın değerli adamlara gösterdiği


teveccühü kıskandılar. Yavaş yavaş vehme, istibdâdda düşürdüler. Hülâsa milletle padişahın arasına girdiler… Kendilerinden başka padişaha sâdık, muti, fedakâr bende olmadığını zaman zaman anlattılar. Hükümdarın itimadını kazanmış olan en namuslu adamlar hakkında muhtelif tarzda verdirdikleri jurnallarla onları gözden düşürdüler ve bu suretle saltanatın nüfuzunu gasbettiler. Artık istediklerini yapmak için padişahın nâmı bir âlet oldu ve bundan sonra türlü türlü suiistimaller başladı. Kanun devri kapandı. Hükümet nüfuzu padişahın yakınlarında toplandı.

Artık kurena için, kurenaya mensup olanlar için mes'uli-yet yoktu.

İrtikâb ve irtişalar, gasp ve yağmalar, sirkat ve zinalar hep onlara inhisar etti. Devlet daireleri onlara birer çiftlik olmuştu. Memuriyet rüşvetle verilir. Devletin emvali aidat ile satılır, hazinenin hukuku kendi hesaplarına iskonto edilirdi. Bütün zenginler birer para cezası vermeye mahkûmdu."

"Acaba bunlar hakikaten padişahın sâdık bendeleri miydi?.. Asla. Padişah masum, her cinayeti, her alçaklığı yapan bu sefiller hariçte kendilerini masum göstermek için gizli gizli propagandalar yaparlar, umumî efkâra her fenalığın padişahtan geldiğini


ihsas etmekten çekinmezlerdi. Memlekette ne kadar haksızlık, adaletsizlik, emniyetsizlik oluyorsa, güya arzu-yi şahaneye muvafık imiş. Kendileri yapılan fenalığın, mezalimin önünü almağa çalıştıkları halde muvaffak olamıyorlar. Millete, memlekete acıyorlar, vicdan azabı çekiyorlarmış!.. İşte bu hâinlerin sadâkati!.."

Prof. Dr. Sefa Saygılı









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Aşiyan*

Sanki sana o özlemim geçmişte kaldı Bir de üstüne karlar yağdı Orada duran öylece bir olduk bir an Kol kolaydı genç kız ve adam Aşinayım ben...